WEB SİTEMİZE HOŞ GELDİNİZ!




Fotoğraflarıyla desteği için Baba Mancorna Tosun Sezen'e teşekkürler..


BODRUM SÜNGERCİLERİ


Bahar sonu geldimi,sefer ayı demektir. 

Limandan ayrılır Bodrum süngercileri. 

Kah güneye inerler,kah kuzeye çıkarlar. 

Boğaz kavgası için, Bodrum süngercileri.


Bu yıl için denize kaç kişi verilecek. 

Kaç ananın,babanın ciğeri delinecek.. 

Kalbi,dileklerimiz,kurbansız dönmenizdir 

Avınıza bereket bodrum süngercileri..


FİKRET SOYKAN


Aksona Mehmet'in 2007 yılında yapılan Sualtı Bilim ve Teknolojisi Toplantısı'ndaki konuşmasının metni;


GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE SÜNGER DALGIÇLIĞI

(SBT'2001, 9-KASIM, KOCAELİ)

Karamanya ve Ege kıyılarında yüzlerce isimsiz mezar bırakıp bu dünyadan göçen, hayatları pahasına çıkardıkları süngerleri ihraç edip modern Türkiye’mizin kuruluşuna karınca kaderince harç koymuş bu yiğit insanlarımızın manevi huzurunda herkesi en içten saygı ve sevgilerimle selamlıyor, böylesine güzel bir organizasyonla bizleri bir araya getiren bu birlikteliğe emeği geçen herkese şahsım, halen hayatta bulunan ve gelmiş geçmiş bütün sünger avcıları adına derin suların maviliklerinden kucaklar dolusu selamlarımı sunuyorum. Ben 1950 yılında Bodrum’un Çiftlik köyünde doğdum. 15 yaşında sünger avcılılığına başladım. Şimdi bana ayrılan şu küçük zaman dilimi içerisinde ömrümü ve gönlümü verdiğim, mavi derinliklerdeki sarı altına dönüşen siyah incilerin dününü ve bugününü, kendi yaşadıklarımı ve büyük ustalarımdan dinlediklerimi siz saygıdeğer dostlarımla dilimin döndüğünce paylaşmaya çalışacağım. Öncelikle sünger avlama yöntemlerine kısaca değinip kendi süngere başlayışımdan başlamak istiyorum. (Gangava, aynacılar vs., forma dalgıçlığı ve nargile sisteminin tarifi)


Ne olduysa 13 yaşımdayken oldu. Bir gün deniz kenarına toplu iğnelerden yaptığım oltayla balık avlamaya gitmiştim. Karaburun mevkiinde (Yıldız Adasının karşı kıyısı) “Koca İbrahim“ lakaplı İbrahim amcanın maskeyle yüzerek ıskaroz avladığını gördüm. Kıyıya çıktığımda müsaade isteyip maskesini başıma takıp göbeğime kadar suyun içerisine girip denizin altına baktım. Bakış o bakış oldu. O günden sonra iflah olmadım. Mavi derinliklerin gizemine kendimi kaptırmıştım bir kere. Birkaç ay sonra anneme bir oğlak sattırıp Bodrum’da vitrinde gördüğüm Şampiyon marka bir maskeyi kırk liraya aldırdım. Dünyalar benim olmuştu. Ve su hortumundan da bir şnorkel yapıp kıyılarda dalmaya başladım. Yaz kışı boş zamanlarımda deniz kenarlarına koşuyor dalışa devam ediyordum. Bu ara zaman su gibi akıp geçiyordu. Köyümüzde süngere giden büyüklerimizin iyi para kazandığını duyuyordum. Bodruma indiğimde de sıra sıra süngerci kayıkları görürdüm. Kendi köyümdeki çocukluk arkadaşlarımdan Ahmet Pehlivan 1964 yazında süngerci teknelerinden birine aylıkçı olarak gitti. Sezon sonu döndüğünde ballandıra ballandıra geçirdiği sezonu anlatıyordu.


"-Mehmet, seneye seninle süngere gidelim" dedi. Mehmet buna dünden razıydı. 1965 sezonu yaklaştığında Bodrum’a gidip Ahmet’in çalıştığı Mustafa Cengiz'le konuştuk. Olumlu cevap alınca durumu evdekilere açtım. Babam gitmememi istedi. Benim de gitme yönünde isteğim ağır basınca evden kaçıp soluğu kaptanım Muzaffer Cengiz’in yanında aldım. Karakoldan sünger işçisi belgesi çıkartıp Bodrum Kıyıları’nda deneme dalışlarına başladık. O zamanlarda dalış ehliyeti 19 yaşın altına verilemiyordu. Bu nedenle ben ancak sünger işçisi belgesi alarak kaçak çalışmak durumundaydım. Ayrıca ehliyetli dalgıçlar başlarına kötü bir şey geldiğinde kaptanı sorumlu tutmayacağına dair noterden bir taahhütname çıkarmak zorundaydı. İlk dalışımı Bodrum limanını çıkınca , bugünkü isimleri Deli İbrahim ve Cavur Ali olan, eski ismiyle “Haremtan Açığındaki Bangolar“ dan biri olan Deli İbrahim sığlığına daldım. Bu işi çok sevmiş büyülenmiştim. Kısa sürede süngeri öğrendim. Bu arada sefer hazırlıkları başlamıştı. Bir dana kesildi, kavurmalar tenekelere depildi. Fırında gemici peksimetleri yapıldı. Sefer günü geldiğinde Mayıs’ın ortalarıydı. Kumanyalar teknemiz “Engin Kardeşler“e yüklendi. Tekne tenekelerle kavurma, çuvallarla peksimet, şekerinden çayına ve kuru fasulyesine kadar yüklendi. Etrafımızda sıra sıra tekneler aynı hazırlık içerisindeydi. Bazı teknelerde çoğu henüz balıkadamlığa intibak edememiş, eski kıdemli dalgıçlar forma ekipmanlarıyla sefere hazırlanıyorlardı. “Balıkadam Teşkilatı“ olarak bilinen “Nargile“ sistemi daha henüz yeni sayılırdı. Çünkü 60'lı yılların başında İstanbul'dan bodruma süngercilik yapmak üzere gelen Tosun ve Baskın isimli iki genç adam sünger avcılarına eski düzenden yeni düzene geçişi öğretiyorlardı. Eski sisteme oranla daha seri ve pratik olan nargile sistemi forma dalgıçlığından daha avantajlaydı. Yeni nesil bu farkı kavramış ve kendilerini ona göre ayarlamıştı. Bir çoğu eski düzene devam ediyordu, ben de yıllar geçtikçe aradaki farkı anlamakta gecikmedim. Sünger avcılarına bu yeni teknolojiyi getiren bu güzel insanlara buradan bütün sünger avcıları adına şükranlarımı sunuyorum. Süngere çıkışımın bu ilk yılında etrafımda deneme dalışlarına çıkan tekneleri hayranlıkla seyrediyordum. Makinelerin çoğu “kızmakafa“,“tek silindir“,“iskandiya“,“sefle“ veya “anzayişti“. Pürüz lambaları yanıp motorun kafasına dayandığımdan 15-20 dakika sonra makine çalışıyor, etrafa halka halka dumanlar yayılıyordu. Bunun seyrine doyum olmuyordu. Akşamları limana döndüklerinde çıkardıkları süngerleri apoşlara doldurup, foşur foşur çiğniyorlar, etrafı mis gibi sünger kokuları kaplıyordu. (Toplanan sünggerlere yapılan işlemler) Sefer günü gelmişti. Yavaş yavaş limanda demir alınıyor, süngere giden dalgıçları yakınları limana gelip uğurluyorlar ve helalleşiyorladı. Çünkü gidip de dönmemek vardı, tarih boyunca çok kişinin gidip de dönmediği gibi. Bizler de tanıdıklarımızı helâlleşip uğurluyorduk. Kimi tekneler Karamanya kıyılarına doğru yola çıkıyor, kimileri de kuzeye doğru Ege kıyılarına gidiyordu. Şu an hayatta olmayan sünger avcılarına büyük ilgi duyan sevgili dostum Fikret Soykan sünger avcıların gidişini şu dizelerle anlatıyordu.


"Bahar sonu geldi mi sefer ayı demektir.


Limandan ayrılırlar Bodrum süngercileri.


Kah güneye gider, kah kuzeye çıkarlar,


Boğaz kavgası için Bodrum süngercileri,


Bu yıl için denize kaç kişi verilecek,


Kaç ananın babanın ciğeri delinecek


Kalb-i dileklerimiz kurbansız dönmeleri,


Avınıza bereket Bodrum süngercileri. “


Nur içinde yat sevgili dostum Figo. Sünger avcıların durumunu bu dizelerle gayet iyi anlatan dostumu rahmet ve saygıyla anıyorum.


Nihayet 20 Mayıs gibi bizde limandan vira demir edip tarifi zor bir burukluk içinde ayrılıyoruz. Bizim rotamız Ege Kıyıları ve çalışarak kuzeye doğru ilerliyoruz. Bir ay sonra Çeşme Boğazındayız. Çeşme civarı çok iyi kaba sünger dediğimiz “Akdeniz Bal Peteği“ yapmaktaydı. Bütün süngerci tekneleri korsova dediğimiz ikinci bir tekne ile birlikte çalışır. Bizim de korsovamız zamanın ünlü kaptanlarından “Vapora Hüseyin“e ait Güven isimli güzel bir tırhandildi. İçerisinde 18 beygir kızmakafa sefle vardı. Teknemiz “Engin Kardeşler“ karpuz kıçlı bir tekne olup içerisinde 9 beygir doviç vardı. Çeşme Boğazı fener adası civarında çok güzel erişte süngeri bulduk. Derinlik 20-35 metre arası. Bizim çok iyi sünger aldığımızı gören başka sünger tekneleri de peşimize takıldılar. Kısa sürede 16 tekne olduk. Ara sıra Sakız Adası’nın önünde Yunan sularına giriyoruz. Sakız Adası’ndan çıkan bir Yunan askeri gemisi bize müdahale ediyor. Biz de hemen dalgıcı çekip toz oluyoruz. Bu şekilde uzunca bir süre burada çalışıp güzel sünger aldık. Çıkardığımız süngerleri Çeşme’de kuruttuktan sonra patronumuz gelip aldı. Temmuz sonlarında doğru Çeşmeden ayrılıp Marmara’ya girmek üzere Bozcaada’ya doğru yol verdik. Bozcaada’ya geldiğimizde orada bizim patronumuz Mustafa Cengiz’in çok samimi arkadaşı olan Deli Yorgo ile tanıştık. Yorgo da güzel bir tırhandili olan ve forma takımı ile hala dalmakta olan Yunanlı bir sünger avcısıydı. Bize Çanakkale Boğazı, Kilitbayır Burnu’nda ve başka yerlerde sünger yatakları tarif etti.


"-Ben 20 sene evvel dalıp çok sünger aldım. Oralarda gene sünger vardır. Yalnız dikkatli olun çok akıntı vardır” dedi.


Biz de Bozcaada’dan vira demir edip boğazın yolunu tutuyor, tarif edilen yerlere dalıyoruz. Hakikaten çok sünger var ama akıntı dere gibi. Derinlik 20-38 metre arası. Süngerlerin üzerinden büyük bir hızla geçiyoruz. Buna rağmen iyi sünger alıyoruz. Ama su çok soğuk üşüyoruz. Üzerimize giydiğimiz kazak bizi korumaya yetmiyor. Tabi o zamanlar elbise neyin hak getire. Dip zamanı çok kısa sürdüğü için günde 4 dalış yapıyoruz. Yaptığımız bütün dalışlarda 6 metrede aksona yapıyoruz. Bizim kaptanımız dalgıç okulunda askerliğini yapmış olduğundan bize dalışın tehlikelerini iyi bir şekilde anlatıyordu. (peki başkaları nasıl dalıyordu?) Biz iki tekne burda uzunca bir süre çalışıp iyi sünger aldık. Bir gün kepez açıklarında 63 metrede batık çalışması yapan Tosun ve Baskın’ın “Ali Dayı“ isimli tırhandilinin üstüne aborda olduk. Çünkü benim kaptanım aynı zamanda onların talebesi. Bize sünger yerleri göstermesini istedi. Tosun ağbi bizim takımları bir güzel inceledi. Bizim nargile hortumları eski ve ekli olduğu için güvenememiş olacak ki bize yer göstermedi. Biz de oradan ayrılıp, Çanakkale’de çıkardığımız süngerleri kurutup birkaç gün dinlendikten sonra Marmara adasına geçtik. Marmara’da “Mandaba“ dediğimiz bir sünger türü var, ona çalışacağız. Marmara adasında birkaç gün çalışıp Paşalimanı kıyılarına indik. Buralarda 20 metrelerde günlerce çalışıp güzel sünger çıkarttık. Paşa limanında bir sünger kurudumu kalıp Kapıdağı’na geçiyoruz. Uzunca süre çalıştıktan sonra bir gün Ekim sonlarıydı; Kapı Dağı’nda Kestaneli Köyü civarında kuzey yönlü bir fırtına patladı. Kestaneli köyünde mahsur kaldık. Buranın balıkçıları böyle durumlarda teknelerini kıyıda bulunan bir ırgatla hemen karaya çekiyorlar. Bizim teknelere yedek demirlerini verdiler. Biz burun altında bir sürü demir üstünde teknelerimizi zor koruyoruz. Bir iki gün içinde bizim içeride hiç kumanyamız kalmadı. Kestanelik Köylüleri bize dünyada eşi benzeri görülmeyecek bir misafirperverlik gösterdiler. Bir hafta boyunca iki tekneyi evlerinden sırayla getirdikleri yemeklerle ağırladılar. Bir hafta sonra hava kaldığında onlardan gözleri yaşlı bir biçimde ayrıldık. Bu benim hayatım boyunca unutamayacağım bir insanlık örneğidir. Ben de o gün bu gün deniz üzerinde gezerken yardıma muhtaç birini görsem karşılık beklemeksizin, milliyeti ne olursa olsun yardım ederim. Gerçek bir deniz insanının yapması gerekenin bu olduğuna inanırım. Tanrım bu dünya var oldukça, bu güzel köyümüzün üzerinden iyiliklerini esirgemesin. Hava kaldığında Paşalimanı na geldik. Birkaç gün de orada çalışıp kasım başı işi orada paydos edip, oradaki arkadaşlarımızla vedalaşıp Bodrum’a doğru yol veriyoruz. Gece gündüz demeyip yol alıyoruz, memleket hasreti burnumuzda tütüyor. Birkaç gün yolculuktan sonra “Darboğaz“da, yani “Dilek Boğazı“ ndayız. Herkes heyecanlı. Dilek Boğazı’nı geçip biraz güneye indiğimizde Bodrum yarımadası Sıralavaz Dağları görünüyor. İşte o yol bir türlü bitmiyor. Kasım başı gece sabaha karşı Bodrum Limanına funda demir ettik. Ve liman sıra sıra süngerci tekneleriyle dolmuş, herkes seferden dönmüştü. Biz de Ahmet’le köyümüze dönüyoruz. Süngerlerimiz hanın üzerinde depolarda. Tüccar gelecek, süngerler satılacak bizde paralarımızı alacağız. Seneye kim öle kim kala. Ben usta dalgıç oldum diye keyifleniyorum. İyi sünger kestik. Bir de işin en önemli tarafı, teknemize limanda girip limanda çıktık. Çünkü çok dalgıçlar vardır, sezon sonuna kadar dayanmaz, tekneyi herhangi bir yerde bırakır kaçar, ama tekneye limandan girip limandan çıkan dalgıçlara kaptanlar çok rağbet eder. Ben de bunu kışın Şubat-Mart gibi patronlar dalgıç aramaya başlayınca daha iyi anlıyorum. Bir kere ben ilk sene % 35 payla gitmiştim. Yani yeme içme tekneye ait olmak üzere çıkardığım süngerin getirisinin % 35 ini alacaktım. 1966 sezonuna en az %45 istiyorum. Tabi usta ve güvenilir bir dalgıç olduğunda avansı da biraz fazla alabiliyorsun. Ben gene kıyı makinesine gitmeyi düşünüyorum. Daha henüz Mancorna makineye gitmeye niyetim yok. Süngerci teknelerine dalgıç makinesi denmekteydi. Dalgıç makineleri 7-10 metre boyunda olup de iki sınıfa ayrılmaktaydı. Bunlardan sığ su makinelerinde çalışan ekip yaşlı, tecrübeli ve acemi dalgıçların karmasından oluşur. Tecrübeli ekip eriştede süngeri çok iyi tanır, ekipteki acemileri de ona göre yetiştirirlerdi. Erişte avcılığında erişte içindeki süngerler bulundukları yerde nişan yaparak kendilerini belli ederler. Nişan sünger bulunan yerlerdeki renk değişikliği anlamındadır. Sığ su makinelerinin maksimum daldıkları derinlik 35-40 metredir. Derinlik daha az olduğu için dip zamanları uzundur ve ekip 4-6 dalgıçtan oluşur. Mancorna makineleri ise genç ve tecrübeli dalgıçlardan oluşur ve tekne sayısı üçe kadar çıkabilir. Personel 10-12 dalgıç ve 7-8 meydancıdan oluşur. Meydancı aylıkçı olarak da bilinen, dalgıçlara teknede hizmet eden, aşçı, gemici vb.. kişilerdir. Teknelerden dalış yapılan ve dalış takımlarının bulunduğu tekneye Aktarma, süngerlerin ve yiyeceklerin depolandığı kayığa depozito, gangavi demiri çekerek taş arayan küçük piyade kayığına da taşari denilmekteydi. Mancornaların minimum daldıkları derinlik 40 metredir. 40 metre derinlik mancornalar arasında göbek suyu olarak bilinir. Göbek suyu terimi dalış sırası gelen dalgıcın 40 metrelere dalması halinde, bu derinliği sığ bulup göbek atarak dalmasından kaynaklanmaktadır. Süngercilik tarihi boyunca en büyük zaiyatı mancornalar vermiştir.


Ahmet 66 sezonu için Mancorna çalışmaya karar vermiş. Karakayalılar’ın ünlü mancorna dalış teknesi Nur ile anlaşıp avansını alıp kendisini bağlamış. Ben de Caner isimli bir tırhandil olan kıyı makinesine sahip Mehmet Güneri kaptanla anlaşıp avansımı aldım. Artık biz de ara sıra Bodrum’a inip eski ünlü dalgıçların arasına karışıp sohbetlerini dinleyebiliyorduk. Aralarına herkesi kabul etmeyen bu usta dalgıçların arasında bulunmak bizlere ayrı bir gurur veriyordu. Hele bir içki sofrasında bu dalgıçlarla oturabilmek öyle herkesin harcı değildi. Bodrum askerlik şubesinden iskeleye doğru 50 metre gidince yolun sağında bisiklet kiraya veren ve tekel Maddeleri satan bir şefik ağabeyimiz vardı. Ara sıra ondan bisiklet kiralar ve 1-2 bardak içki içerdik. Oranın müdavimleri vardı. Bunların arasında eski kaptan ve dalgıçları bulunurdu. Bir gün ben bir bardak şarap içmek için uğramıştım, içeride başında kaptan şapkası olan beli hafiften kamburlaşmış yaşlı bir adam şarabını yudumluyordu. Ben bir bardak şarap söyleyip birkaç yudum alıp raflardan sote bir yere bardağımı koydum. Bana “-Merhaba dekanlı. Sen nerelisin?” dedi. Ben de “-Merhaba kaptan amca ben Çiftlik Köyü’ndenim” dedim. ”-Dalgıç mısın?”, “-Evet” dedim. “-Kiminle çalışıyorsun?”, “-Geçen sene Mustafa Cengiz’le çalıştım, bu sene de Mehmet Güneri ile çalışacağım” dedim. “-Aferin oğlum. Çalış çalış ama aman dikkat et. Fazla tamahkar olma. Bu deniz kimleri kimleri yedi. Elimde kimler kimler ölmedi ki. Ege ve karamanya sahillerinde kıyılara bir sürü genç insan gömdük. Denizlere karşı sakın ola ki efelenme. Daima kaçak güreş, ve kork dedi. Deniz her zaman terbiye edicidir. Deniz dermiş ki; Allah’ım ıslah edemediğin kullarını bana gönder. Şimdi ne var. İyi kötü makineler var. Biz yelken ve kürekle taaa Marmara’dan tut da Anamur bangosuna kadar giderdik.” Dedi. Ben bu arada hem şarabımı içiyor hem de pür dikkat bu yaşlı adamı dinliyordum. Sohbeti çok hoşuma gitmişti. Bir bardak şarap da ona söyleyip “-Siz kimsiniz amca?” diye sordum. “-Bana Zurzur Hasan Kaptan derler” dedi. Hafiften titreyen buruşmuş ellerinden büyük bir saygıyla öptüm. Şarabını bitirip yanımızdan ayrıldı. Ben de ilerki günlere Zurzur Hasan Kaptanın kim olduğunu daha iyi öğrenecektim. Süngerci kaptanlar arasında Hasan kaptan canlı deniz dibi haritası olarak biliniyor. Süngerci patronları onu kapmak için birbiri ile yarış ederlermiş. Ege ve Karamanya kıyılarında deniz dibinde bilmediği taş yokmuş. İşte mancornaların taşarı teknesine Hasan Kaptan’ı koyan o sene ekibe tonla sünger kestirip rekor kırarmış. Öyle kıymetli bir adamın elini öpmüşüm o gün. O günden sonra Hasan Kaptan’ı her gördüğüm yerde elini öpüp halini hatırını sormayı hiç ihmal etmedim. Sezon yaklaşıp havalar ısınmaya başladıkça benimde içimde kıpırtılar başlıyordu. Vakit gelse de bir an önce deniz üzerine çıksak diye. Mayıs ayları başlangıcında gerekli hazırlıklar başladı ve Mayıs ayı ortalarında gene denize açıldık. Süngerci teknelerinin sayısı her gün limandan eksiliyor, kimisi kuzeye, kimileri güneye... Çünkü vakit sefer zamanı. Biz de gene o sene gene Çeşme’ye doğru yol veriyoruz. Bir ay kadar sonra Çeşme Boğazı’ndayız. Etrafta kimler yok ki. Bir sene önce bizim çok iyi sünger aldığımızı duyan herkes orda. Tabi ben de her tekneyi ve içindeki dalgıçları yavaş yavaş tanımaya başladım. Çok güzel bir tırhandil olan Ömer Cizar’a ait Birlik isimli teknenin kaptanı Selahattin Beyin Mehmet. İçerisinde zamanın ünlü dalgıçları Göbek hasan, Tabancalı v.s..Bir başka tekne Kokaçinin teknesi. Kaptanı Ali Zorlu. Nur içinde yatsınlar. Dalgıçları Hatce garının Hüseyin, bir başka teknede Savran, Yanık Süleyman, Mazılı Cıvıldırık. Bunlar aklıma gelen tekneler ve isimler. Gene 20-25 tekneyiz. Ara sıra Yunan sularına giriyoruz ve Yunan gemisi bizi kovalıyor. Sabahın gündoğumundan bir başlıyoruz akşam gün batımına kadar. Tek silindirli makinenin sarsıntısı ve sesi bizi serseme çeviriyor. Akşam limana geldiğimizde motor susunca anamızdan yeniden doğmuş gibi oluyoruz. Ve herkes süngerlerini apoşlara doldurup çiğnemeye başladığında her tarafı gene mis gibi sünger kokusu kaplıyordu. Bu da bana doyumsuz bir haz veriyor. Burada bir müddet daha çalışıp Urla ya doğru geçiyoruz. Urla kıyılarında çalışırken dalgıçlardan birisi ile bir aylıkçımız işi bırakıp kaçtılar. Kaptanımız Bodrum’a gidip yeni bir dalgıç ve aylıkçı bulup geldi. Zaten sezonun sonu da yaklaşmıştı. Urla dan Bodrum’a yol veriyoruz çalışarak. Ekim sonu Bodrumdayız. Böylece bir sezonu daha geride bıraktık. Ben de artık iyi bir usta dalgıç olmuştum. Artık payım en yüksek düzeye çıkarak % 50 olmuştu. Beni herkes tanımış, artık usta dalgıçlarla beraber olup, onlarla birlikte yiyip içebiliyordum. Kışın çalışmıyor kazandıklarımızı yiyoruz. Paralar suyunu çekince de gelecek sezondan avans çekiyoruz. Böylece geçinip gidiyoruz. Bu arada kahvelerde eski dalgıçlar ve halkın arasında sohbetlere katılıp süngercilik hakkında fikirler ediniyorum. İnsanların çoğu çocuklarının süngerci yani dalgıç olmasını istemiyor. Çünkü bir çok insanın ya çocuğunu süngerde kaybetmiş, ya da sakat kalmış olduğunda yürekleri yangın. Yaşlı insanlar denizcinin parası bol karısı dul diyor ve ekliyor; “Terlemeden para, solumadan ölüm” diyorlar. Birine beddua edeceksen “dalgıç ol” diye edeceksin. Bütün aileler çocuklarına ve yakınlarına baskı yapıyorlar; “aman dalgıç olma”, genel anlamda denizci olma derler. Denizin dalı budağı yok tutunacak diye yakınırlar. Veyahut illaki dalgıçlık yapacaksan birkaç sene yap, kazandığın parayla karada bir iş tut, ve tez zamanda bu işi bırak derler. Ama tabi bunu söylemesi kolay fakat uygulaması çok zor. Çünkü genç insanların başka yapacak işleri yok. Bodrum genelde fakir. Yevmiye ile tarlalara ya pamuk ya da tütün toplamaya gidecek. Veyahut kelleyi torbaya koyup sünger avcılığına... Ben tütün tarlasından kaçıp denize süngere gidenlerdenim. Bu işi de biraz korkmama rağmen acayip sevdim. O mavi derinliklere indikten ve o sarı yosunların arasındaki siyah incilere elimi değdirip kokladıktan sonra zaten bir daha iflah olmadım. Ne yapalım “ölüm gelirse yorganda da bulur“ deyip, bütün telkinlere rağmen işime devam ediyorum. Tek korkum sakat kalıp sürünmek. Her sefer dönüşümüzde yorgun ve hüzünlü, her bahar gelişinde yüreğimiz hopur hopur oolurdu. Sanki gizli bir güç beni o mavi derinliklere çağırıyor. Durduğumuz yerde duramıyoruz. Yalnız seneler geçtikçe bazı şeylerin farkına varıyorum. Uzunca bir süre deniz üzerinde küçük teknelerin içerisinde aylarca kalıp Bodrum’a döndüğümüzde kendimizi uzunca bir süre boşlukta hissediyoruz. Çevremizden tedirgin oluyoruz. Yürüyüşümüzden oturmamıza kadar hiçbir şey bize normal gelmiyor. Kısacası insanlardan bile ürküyoruz. Normale dönmekte büyük sıkıntılar çekiyoruz. Denizcilerin çoğunun içki içtiğini görürdüm. Ve kendi kendime bunun nedenini sorardım. Belki de bu yalnızlığı yenmek için bir arayışın sonucu, ne bileyim.. Çünkü kendim de olayların içindeyim. Kısacası sünger avcılığının öyle dışardan görüldüğü gibi kolay bir iş olmadığını yaşayarak öğreniyorum. Ve İsa’dan sonra 3. Yüzyılda yaşamış ünlü tarihçi Opianus’un şu tek cümlesi bu zorlukları çok güzel özetlemiştir. “Hiçbir çile sünger avcılarınkinden daha korkunç, hiçbir çaba onlarınkinden daha zor değildir. Ünlü tarihçinin bu sözleri 1700 yıl evvel de sünger avcılarının var olduğunu gösteriyor. Bu işin de devamlılığını sağlayan usta-çırak ilişkisi ile çarkın dönmesi ve devam etmesidir. Süngercilik yaşamım bu şekilde devam edip gitti. 70 li yılların başlarında Kalimnos’lu süngerci kaptanlar Bodrum’da süngerde çalışmak üzere dalgıç almaya başladılar. Ben de askerliğimi yaptıktan sonra 1973 yılında Bodrum’da çalışıp 1974 yılında Kalimnos’a gittim. Kalimnos’da bir ay boyunca teknemizin hazırlanmasını beklerken çeşitli sağlık kontrollerinden geçtik, bu zaman zarfında bir çok yaşlı genç insanlarla dostluklar kurup onları dinledim. Bunlardan birisi var ki hiçbir zaman unutamam; Kaldığımız otelin sahibi Manoli Stala nın babası Barbayanni sabahları kalkınca çay bardaklarına Türk kahvesini yapar ve beni çağırır. Birlikte oturur kahvemizi içeriz. Bana bir gün “-Bre Memedi!, Abidin, Abidin sağ mı?” dedi. Ben “-Abidin çok olmuş öleli...ben adını duyuyorum ama tanımam” dedim. “-Eh bre. Ne dalgıçtı o. Onun gibisini hiç tanımadım. Restadan restaya uçardı. Daldığı her yerden kesin boş çıkmazdı. Süngeri sanki yaratırdı.” dedi. “-Dalarken burası kaç kulaç diye bile hiç sormazdı. Kısacası anlata anlata Abidini hiç bitiremez, ben de büyük bir keyifle dinlerdim. Orada da keçiler kesildi, tenekelere depildi, aynı bizdeki gibi kumanyalar tekneye dolduruldu. Bu da sefer gününün yaklaştığının habercisi idi. Sefer çıkmadan birkaç gün önce büyük bir tören yapıldı. Teknelerin hepsi birden demir alıp liman dışına girip çıktılar. Bütün süngerciler aileleriyle horon tepip oynayıp eğlendiler. Bizde limandan vira demir edip ayrıldık. Bütün yaz boyunca daha çok Girit de olmak üzere adalarda çalışıp ekim sonu Kalimnos’a döndük. İşlerimiz iyiydi, çok güzel sünger kesmiştik. Ama bizim çalışma şeklimize göre onlar daha sıkı çalışıyordu. Günde devamlı üç dalış yaptık. Çok zamanlar ben sabahçı olduğumda gün doğarken denize atladığımı bilirim. Bir günde “-Bugün hava sert, İşe çıkmayalım” dediklerini duymadım. Ama bizde tek silindir, onlarda büyük makineler. Benim çalıştığım tekne 10.5 metre bir tırhandil, içerisinde 55 beygir son model Lister makine var. Hepimizin şahsına elbisesi var. Mazotu ucuz alıyorlar. Bütün ihtiyaçlarını süngerciler kooperatifi aracılığı ile ucuz temin ediyorlar. Şartlar böyle olup da disiplinli bir çalışma yapınca, üretim tekne ve fert başına bizimkinin iki katını geçiyor.


Ben kasımın ortalarına doğru Bodrum’a döndüm.1975 te kaldığımız terden bodrum da süngerciliğe devam ediyordum.1979 da zamanın ünlülerinden Savran Kaptan la çalışıyordum ve Göbek Hasan da bizimle. Akşam olunca Savran ile Göbek Hasan bir iki tek atarlar ve başlarlar eskilerden anlatmaya. Bunların sohbeti de benim çok hoşuma gider ve pür dikkat dinlerim. Bir gün ben de kalimnos ta Barba yanninin anlattıklarını onlara anlatıp Kara Abidini sordum. Kaptanımız Savran da zamanın ünlü forma dalgıçlarından olduğu için,Kara Abidini çok iyi tanıyor ve başlıyor anlatmaya. Forma takımıyla yere basmadan havada yüzerek uçmak yani aynı seviyeyi koruyarak yan yüzmek ve ya reosta avcılığı yapmak her baba yiğidin harcı değildir. İşte bütün bunları ben dahil çok az kişi yapabilirdi. Bunların en ustası Kara Abadîn di. Daldığı zaman onun ipini tutmaya korkardık. Sünger bulup poşunu doldurmadan çıkmazdı


Kafası bozuldu mu kılavuz ipini taşa bağlıyıverirdi. Bazen rüzgarın sert olması durumunda tekne dalgıcın üstüne dönemezdi çünkü makine yoktu dalgıcın üstünde kürekle dururduk. Bazen hortum biter dalgıcı sürükleme ihtimali doğardı.Abidin böyle durumlarda hortumu omzuna vurup bir yüklenir teknenin başını döndürürdü. Onun çalıştığı yerde hiç kimse ondan fazla sünger kesemezdi. Bazı zamanlar avlanırken iki tekne yan yana gelir ve iki dalgıç aşağıda buluşurdu. Böyle durumlarda Abadîn ile buluşan bir dalgıç olursa,Abidin öbür dalgıcı yanına çağırır,kendi apoşundaki süngeri öbür dalgıcın apoşuna boşaltır ve apoşunu güzelce doldurup gönderiverirdi.Abidin böyle bir adamdı dedi Savran.


Böyle büyük ustalarla çalışmaktan ben de doyumsuz bir haz duyuyordum. Yazları günümüz hep deniz üstünde geçiyor,kışları da köylerdeki arkadaşlarımızı ziyaret edip,yiyip,içiyorduk.


Bir kış günü Ortakent'e gitmiştim. Kahvede yaşlı,eski bir süngerciye rastladım. Adı Niyazi idi.


Niyazi amca biraz hoş sohbet ettikten sonra başladı eskilerden anlatmaya. Mehmet oğlum,şu denizcilik hayatımda görmediğim kalmadı. Hele bir gün bir şeye şahit oldum ki,o günden sonra denizi bıraktım dedi.Birgün sezon başı Bodrum kıyılarında deneme dalışları yapıyorduk.Dalgıçın biri havayı ayarlayamamış ve ters dönmüş,yani ayakları havaya gelmiş ve kılavuzda bu durumu fark etmemiş adam dipte ölmüş. Kafa kısmına hava gitmeyince,boyundan yukarısı şişmiş ve adamın ölüsünü çekmişler yukarıya. Kafa şiştiği için başlığı kafadan çıkartamamışlar. Limana geldiler,savcı nezaretinde kafayı kesip başlığı öyle çıkarttılar. Ben de o durumu gördükten sonra dalgıçlığı hemen bıraktım dedi. Şimdilerde balık adamlık çıktı da ölümler ve vurgunlar azaldı. Aman oğlum,dikkat et tamahkar olma deyip bana nasihat etti. Ben de Niyazi amcayı dinlerken kendimden geçmiş bir tuhaf olmuştum. Büyüklerimizden dinlediğim bu gibi acı olaylar bile benim içimdeki bu mavi derinliklere ola tutkumu azaltmıyordu ne hikmetse.


Yıl 1981 başı. Torba limanına demirli,içerisinde 18 beygir gücünde tek silindir diter motor olan Şafak isimli süngerci teknesi olan tırhandilin satılık olduğunu öğrendim. Sahibi de benim iyi tanıdığım göl köyünden Mustafa Dolu idi.1980 yılının süngerini de iyi satmıştık. Paralarının gelmesini bekliyorduk.Mustafayı bir gün Bodrum da görünce hemen teknenin pazarlığına oturduk. Kendisi vurgun yemiş çok zor iyileşmiş onun için satıyor. Tekne de ustalar ustası rahmetli Ziya ustanın 1962 yılında kendisine yaptığı bir tekne idi. Komple takımları ile 600,000 liraya anlaştık. Bir miktarını benim sünger parası gelince bir miktarını da tekne benim üzerine kaydı yapıldıktan sonra bankadan teknenin kredisini alınca,200.000 lirasını da sezon sonu süngerleri satınca ödemek üzere anlaşıp,tekneyi teslim aldım ve ilk işim ismini AKSONA olarak değiştirmek oldu. Bu arada tekneyi orada bulunan tersaneye çekip iyi bir bakım yaptım ve ekibimi kurup Mayıs ayında 7 kişilik bir ekiple Ege ye doğru sefere çıktım.Saroz Körfezine kadar uzanıp,iyi sünger kestim.1981 Ekiminin ortalarında Bodrum’a döndüm ve süngerlerimi hemen yunanlı tanıdığım tüccarlardan birine satıp kalan borçlarımı da ödedim. Benim de ismim bu günden sonra Aksona Mehmet olarak kaldı. Bu şekilde çalışmalarım 1986 yılına kadar sürdü. Her yıl sıfırdan dalışı hiç bilmeyen genç insanlardan bir çok adam yetiştirdim.


1986 yılında süngerlerde beliren bir hastalık yüzünden süngerler ölmeye başladı ve süngere çalışmak ekonomik olmaktan çıkmış,bir çok insan sünger avcılığını bırakıp turizme yönelmeye başladı. Ben de buna uyum sağlamak için hemen 12 metre bir tırhandil sipariş verdim ve 1987 yılında yeni teknemi denize indirip yeni parlamaya başlayan dalış turizmine yöneldim. Turizm işine alışmam tabii ki kolay olmadı. Çok zorluklar çektim. Fakat çaresiz alışıp öğrenecektim ve sonuçta öğrendim de.Ama süngerler ölüp yok olunca bu mavi derinliklerin güzelliği de yok olmuştu sanki...


Bir gün bir sürü süngerci teknesi yok olmaya başlamış,onların yerini devasa tekneler doldurmaya başlamıştı. Bodrum denizcilik tarihinde yüzyıllardan beri var olan sünger avcıları iş değiştirmek zorunda kalmış,süngercilik kültürü yok olmakla karşı karşıya kalmış yeni gelişmekte olan yat turizminin baskısı altına girmişti. Ben ve herkes bu yeni duruma mecburen alışmış kabullenmiştik çünkü başka çaremiz yoktu. On yıl bu yeni teknemi kullanıp,1997 yılında tekneyi büyütmeye karar verip,18 metre yeni bir tırhandil siparişi verdim.1997 sezon sonu 12 metre olan tırhandilimi sattım ve yeni tekneme yoğunlaştım. 1998 21 Mayıs günü yeni teknemin ismini de  AKSONA MANCORNA koyup denize indirdim. Şu an bu yeni teknemle mavi yolculuk ve dalış turizmi yapmaktayım. Kışları da küçük eski teknemle süngere çıkarım ve eski günleri yad ederim. Konumuz olan,süngerciliğin dününü böyle özetledikten sonra gelelim bugününe. Bu gün süngercilik olması gereken yerde mi?Üzülerek söylüyorum ki maalesef..Benim gönlüm isterdi ki;gelişen teknolojiye paralel süngerciliğimiz de gelişsin ama olmadı.


1986 da usta çırak ilişkisiyle dönen bu çark kısmen durmuş ben şahsen bunu ulaşabildiğim yetkili kişilere zamanında söylememe rağmen hiçbir önlem alınamadı.Herkes de haklı olarak yeni hayata ayak uydurunca çarkın dişlilerinde kopmalar oldu ve durdu.Zaten yeni nesilden bu riskli işe merak saran olmadı.Çünkü bu iş çok zor fedakarlık isteyen bir işti.Ben kendim bütün gençliğimi deniz üzerinde geçirmiş,en az 20-25 yıl Bodrum’un şatafatlı yaz günlerini hiç görmemiştim.


Kısacası süngerciliğin sosyal yaşamı sıfırdı.Şimdi ki genç insanlar haklı olarak biraz da buna önem veriyorlar,süngercilikte on kazanacaklarına,yatçılıkta üç kazanmayı tercih ediyorlar.


Tabii ki hayat onların onlar da haklı.Ben şahsen oğlumun iş olarak sünger avcılığını seçmesini istemem.Çok insanın düşüncesi de aynı olduğu için süngercilik bugün hemen hemen tarih olmuştur.Ama karşı kıyıdaki elin oğlu Akdeniz’in uluslar arası sularını hallaş pamuğu gibi atmakta uzak maviliklerin derinliklerinde çıkardıkları tonlarca süngeri ülkelerinin ekonomisine kazandırmanın haklı gururunu yaşamakta.Bizler de değerlerimizi yitirdikten sonra çare aramakta,Koca Akdeniz ve Ege’nin yüzlerce mil kıyılarımıza rağmen denizlerimizden yeterince yararlanamamakta,kıyılarımıza apartmanlar dikmekle meşgulüz.


Sevgili Dostlarım,


Sanırım süngerciliğimizin bu gününü de yeterince özetledim.


Bodrum denizciliği temelinde var olan süngerciliğin olumsuz gelişmesine rağmen çok güzel şeyler de olmakta.Cumhuriyet tarihimizde ilk kez imece usulü ile yapılmış olan modern okul gemimiz hizmete girmiş,çocuklarımıza yelken ve denizcilik dersleri vererek geleceğimizin denizcilerini yetiştirmektedirBöyle güzel gelişmelerde denizciliğimizin geleceği açısından tek tesellimiz.Bazen şöyle geri doğru dönüp 36 yıllık denizcilik hayatımın fotoğrafını çekerim.Denizlerin ve mavi derinliklerin güzel bir okul olduğunu dilinden anlayan insanlara sevgiyi,paylaşmayı,üretkenliği,bir bardak suyun ve bir lokma ekmeğin kıymetini çok güzel öğrettiğini hepsinden önemlisi doğanın gücüyle barışık yaşamayı ve doğanın sonsuz enerjisini kendi leyhine kullanma sanatını çok iyi öğrettiğini yaşayarak öğrendim.